ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Quo Vadis Materialismus?
Durmuş Hocaoğlu

Türkiye Günlüğü Dergisi / Sayı: 7, Ekim 1989
MEDHAL. Maddiyyun mezhebi dalaletinin evsafı umumisini beyan eder
 
Materyalizm; eşyayı, hayatı, insanı, toplumu, ru­hiyatı, hayvanatı, nebatatı ... ilh her şeyi, topyekun varlık alemini, bütün oluşları "madde" açısından in­celeyen, bütün bunların hem kendisini, hem de se­beplerini ve sonuçlarını son analiz safhasında madde'ye irca eden; maddenin bir ürünü, fonksiyo­nu ve bizatihi kendisi olarak kabul eden; madde'ye ise "kendinde ve kendinden", zaruri ve ünik (:ye­gane), kadim, ezeli, ebedi, layemut objektiv bir rea­lite olarak iman eden muhtelif fikir sistemlerinin müşterek ve umumi ismi olarak anılagelmiştir.
 
Materyalizm, bütün insanlık tarihinin en eski, en köklü düşünce disiplinlerinden birisi olmak hüviye­tini daima muhafaza etmiştir ve bu özelliğini bun­dan sonra da muhafaza etmeye devam edecektir; bu satırların müellifinin halisane kanaati budur. Şu sı­ralarda moda olduğu gibi, her yazısında "materya­lizmin işini bitirdiğini" iddia eden, galip ihtimal ile iyi niyetli ancak ilim ve felsefenin ne idüğünden bi­haber safdillerin çığırtkanlıklarına katılmıyorum: ma­teryalizm, bir felsefi modus, bir fikir ve inanç sistemi olarak - ne kadar olacağını kestiremem, ama uzunca bir süre daha - insanlığın gündemindeki yerini koru­maya devam edecektir. Fakat, onun "ilim" ve/ve­ya "ilmi" olmak iddiası bitmiştir: devam ettiremeyeceği budur.
 
I. FASL-I EVVEL. Maddiyyun mezhebi dalaletinin asli elemanlarını beyan eder
 
Evvela, maddiyyun mezhebinin iki vechesini teba­rüz ettirmekle işe başlayalım; METOD ve ONTOLO­Jİ. Bu iki veche, birbirinden radikal olarak kopuk, bağımsız kompartmanlar olarak algılanmamalıdır; zi­ra materyalizmin metod ve ontoloji vecheleri arasında çok sıkı bir korelasyon vardır.
 
METOD olarak materyalizm, tabii fenomenlerin incelenmesi ve açıklamasına yönelik olup, ONTOLO­Jİ olarak ise materyalizm, "varlık" probleminin çö­zümüne yöneliktir.
 
I.1: MATERYALİST ONTOLOJİ: Materya­list ontoloji, aynı zamanda materyalizm'in amentüsüdür ki iki kısımdan müteşekkildir: Materyalist Ünikizm ve Materyalist Monizm.
 
Materyalist Ünikizm (yeganecilik): Beş duyu ile idrak edilen "bu dünya", zaruri olarak mevcut olan tek ve biricik, yegane (:ünik) dünya'dır; sadece bu dünya, başka dünya yok!
 
Materyalist Monizm (bircilik): Bu dünya, hey'­eti mecmuası itibariyle madde'den ibarettir. Yani mono-blok, homojen, izotrop, zaruri bir varlık sfe­ri söz konusudur ve bu varlık sferinde "her şey" madde ve maddi'dir.
 
I.2: MATERYALİST METOD: İşbu ünik ve monist materyal varlık sferi'nin, yani "natura"nın bütün çalışma mekanizması da materyal olmak zo­rundadır. İmdi: mademki bütün varlık materyal'dir, o halde bütün oluşlar da zaruri olarak materyal ol­malıdır. Bütün oluşlar, yani topyekun naturel fenomenler (esasen bütün fenomenler natureldir) maddi fenomenlerdir. Binaenaleyh, materyalizm, tabiatın (yani bütün varlıgın) incelenmesi ve açıklanması için tek ve biricik ilmi metod'dur.
 
Materyalizmin bu iki vechesi arasındaki sıkı ko­relasyona ragmen, metodik veche ontolojik vecheden daima daha tutarlı olmuştur. Bir ontoloji olarak, yani topyekun varlıgı tahlil etmek açısından hemen daima başarısızlıkla karşılaşılmasına mukabil, bir me­tod olarak materyalizm daha tutarlı ve başarılı ola­bilmiştir. Bir paradoks gibi görünebilecek bu iddiayı detaya girmeksizin kısaca izah etmek kabildir: on­tolojik materyalizmin a priori olmasına karşılık me­todik materyalizm a posteriori'dir.
 
I.3: MATERYALİZM'iN TEMEL KATE­GORİLERİ: Bu kategorileri, Madde, Uzay, Zaman ve Hareket olarak belirleyebiliriz. Bu listeye Kuvvet ve Enerji de dahil edilebilecegi gibi, hepsini bir tek kategoriye, "madde"ye, irca etmek de kabildir. Bu, bizim sevimli Karadenizli Temel'imizin bütün balık­ları hamsi'ye irca etmesine analogdur. Madde; cev­herdir (Substance), diger kategoriler ise araz (accident). Uzay ve Zaman: Maddenin var-oluş şek­li; Hareket: Maddenin intikali; Kuvvet: Maddenin in­tikalinin motivasyonu; Enerji: Maddenin farklı bir niteligi v.s... Bu kategorilerin tefsir tarzı hemen­hemen bütün materyalist ekollerde birbirine yakın­dır. Burada dikkati çeken husus, teferruattaki fark­lılıklarına mukabil, bütün materyalist ekollerin materyalist ünikizm ve monizm'i korumaktaki dik­kat ve kıskançlıklarıdır: Varlık ve oluş'a ait hiç bir şey madde'nin dışında bir başka illet ile izah edile­mez, daha doğrusu edilmemelidir. Buna, dogrudan veya dolaylı teşebbüs etmek veya zımmen, gayri ih­tiyari sebep olmak, "metafizige kaymak" gibi agır bir suç ile itham edilmesini intac eder. Zira, mater­yalist terminolojide "metafizik", ilhad'dır, zındık­lık'dır, küfür'dür, materyalist iman'ın yokolması'dır ve dahi böyle bir kafirin kanı helal, katli vacibdir.
 
Bu hususda, en radikal ekol, Marksist ekol olmuş, Engels ve hassaten Lenin, metafizige açık kapı bıra­karak dalalete saplanan mekanist materyalistlere kar­şı cihad-ı şeytani ilan etmişlerdir. Bunlara, fasl-ı salis'de hulasaten temas edilecektir.
 
I.4: MATERYALİST EPİSTEMOLOJİ: Ma­teryalist ontoloji'nin lazımı gayri müfariki ve mütem­mimi olan materyalist Epistomoloji'nin hemen bütün ekoller için müşterek olan karakteristikleri şu şekil­de hulasa edilebilir:
 
Bilgi'nin kaynağı (Sensüalizm). Bilgi'nin kaynağı "duyu verileri"dir; duyu verileri ise maddi nesneler­den kaynaklanır. Binaenaleyh bilgi'nin kaynağı mad­de'dir. Bilgi, maddi nesnelerin insan zihnindeki yansıması ile elde edilir. Bu itibarla fıtri bilgi (ideae innatae) ve nakli bilgi (vahyi bilgi) söz konusu ola­maz. Sensüalizm, materyalist epistemoloji'nin üni­kizm'idir; madde, bilginin ünik (yegane) kaynagıdır.
 
Bilgi'nin mahiyeti: Materyalizm'in gerek epis­temolojik ve gerekse topyekün sistem olarak en ziyade zorlandıgı felsefi problemdir. Şöyle ki: Ortodoks mekanistlerin ekserisi bilginin "bizzat kendisinin"de "madde" ve "maddi" olduğu eğilimin­dedir (de La Mettrie'nin meseli meşhurunda zikredildiği üzere, öd kesesinin öd salgılaması gibi be­yin de bilgi salgılar; bilgi de öd gibidir: rengi, koko­su, tadı v.s ile bir materyal nesnedir). Bu zavallı iddianın materyalist felsefeyi hangi batağa sapladı­gını farkeden diyalektikçiler - bilhassa Lenin - bunu şiddetle reddetmiş ve bilginin kaynak itibariyle maddi ve fakat mahiyet itibariyle gayri maddi oldugunu ıs­rarla vurgulamışlardır.
 
Bilginin değeri (Gnostisizm): Hemen bütün ma­teryalist ekoller bu konuda müttefiken gnostikdirler. Bilgi, maddi nesnelerin zihindeki yansıması olup, bu yansıma "aslının aynıdır". Yani zihnimiz, bize, mad­di nesnelerin aslına sadık bilgisini vermektedir. O hal­de, fenomenal olanla numenal olan ayrı degil, aynı'dır; bu husus, materyal dünyanın ünik ve mo­nist karakteri ile örtüşür. Materyal dünya zaruri, ken­dinde ve kendinden, kadim ve layemut yegane varlık sahnesidir, başka bir dünya (mesela bir idealar dünyası = alemi misal, veya bir mead = ahıret) yok­tur: Materyalist ontolojinin ünikizmi; bu dünya ise sadece ve yalnız ve ancak madde'dir: Materyalist on­tolojinin monizmi; bilginin kaynagı sadece ve yalnız ve ancak madde'dir: Materyalist epistemolojinin üni­kizmi; bilgi, maddi nesnelerin sadık yansımasıdır: Materyalizmin epistemoloji ve ontolojisinin senkro­nizmi; ve, bütün bunların zaruri bir sonucu olarak ise, zaruri, kendinde ve kendinden, kadim ve laye­mut, ünik ve monist işbu maddeler dünyası, düşü­nen madde (yani insan beyni) üzerindeki sadık in'ikasları olan "insan bilgisi" ile kamilen ve hak­kıyla bilinebilir: Materyalist GNOSTİSİZM. Balada zikredilen hususat, materyalist gnostisizmin kayna­ğını ve illetini teşkil eder, ancak bu pek cür'etkar id­dia aşılması muhal bir problematiği de vaz'etmiştir ki o da bu gnostisizmin fiili (aktuelle) olarak bir de­ğer taşımadığıdır. Ancak bu arada, bilginin mahiyet itibariyle maddi olup-olmadığı hususundaki şiddetli tartışmaların, materyalist ontoloji ile epistemoloji­nin senkronizmi hilafına neticelere yol açtığını teba­rüz ettirmek icap etmektedir.
 
II. FASL-I SANİ: Maddiyyun Mezhebi dalaletinin safahatı tarihiyesini beyan eder
 
Materyalizmin tarihi gelişimini üç safhaya ayırmak kaabildir: Mekanizm öncesi dönem, mekanizm dönemi ve mekanizm sonrası dönem. Bu tasnifin, dünyevi ilimlerin - hassaten fiziğin - gelişme seyrine paralel bir tasnif olduğu, hatta fizikalist bir tasnif olduğu söy­lenebilir ki kısmı azamı itibariyle doğrudur. Zira ma­teryalist düşünce, ağırlıklı olarak fizikalist karakterdedir: Her şeyi, her türlü varlık ve oluş'u son safhada "phusis"e irca eden bir düşünce sistemi için bunu tabii addetmek icap eder.
 
II.1: Birinci safha: Mekanizm öncesi: Materya­lizmin spekülatif dönemi. Materyalizmin en uzun çağıdır; klasik fiziğin, mekanist çağın tesisine kadar olan dönemi kapsar. Yunan felsefesi öncesinde dini doktrinler şeklinde arzı endam eden materyalist ta­vırları şimdilik nazarı itibare almayacak olursak fel­sefi materyalizmin Yunan-ı kadim ile başladığını söyleyebiliriz. Bu uzun peryodda felsefi materyaliz­min en belirgin özelliği spekülatif oluşudur: İnsanlı­ğın bilgi birikimi itibariyle henüz emeklemekte olduğu bu çocukluk çağında başka türlüsünü beklemek de zaten muhale talip olmak olacaktır. Ancak şunu da teslim etmek gerekir ki, diğerleriyle birlikte mater­yalist felsefi problemlerin çoğu da bu dönemde te­mellendirilmiştir.
 
Bu babda zikre şayan en bariz ekoller olarak oluşçu Milet (İyonya) ekolü ve Atomistler ele alınabilir. (As­lında kadim Yunan'ın alel-ekser düşünce tavırların­da materyalizmin izlerini tesbit etmek mümkündür; öyle ki Yunani teoloji bile antropomorfist yani ma­teryalist karakterlidir). Bu arada "idealist diyalektikçi" Herakleitos ve realist Aristoteles'i de bu fasılda anmak gerekir. Bu felsefi cereyanların et­kileri İslam dünyasında Dehriyyun, kısmen de (kısmen; zira bunlar deist'tir) Ta­biiyyun'a kadar uzanır.
 
İmdi; bu dönemin en önemli problemleri hulasa­ten şu şekildedir:
 
a) Arke (mebde') problemi: Alem'in "ibtidası" konusudur. Milet ekolü'nden Thales için bu arke su, Aneximandros için Apeiron (ne olduğu belirsiz) ve Aneximenes için ise hava'dır. Herakleitos bunun ateş olduğunu söyler; ama ona göre aslında alemin başı-­sonu olmayıp ateşle başlayıp ateşle biten bir sonsuz çevrim söz konusudur. Atomistler bir ibtida kabul etmezler.
 
b) Boşluk-Doluluk ve Hareket problemi: En önemli problemlerdendir. Bu konuda tesirleri bugü­ne kadar ulaşan iki temel görüşü zikretmek gerekir. Birincisi: Alemde her şey maddedir, binaenaleyh boş­luk yoktur. Boşluk gibi görünen şey, aslında esir ile doludur ki esir de şeffaf ve latif bir madde'dir, hat­ta maddi cisimlerin temel elemanları olan anasır-ı er­baa (toprak, su, hava, ateş)'nın özüdür. Bu fikir oldukça yaygındır ve Milet ekolü, Herakleitos, hat­ta tam materyalist sayılamayacak Pisagor ekolü ve Aristoteles tarafından savunulmuştur. İkincisi: Alem­de her şey maddedir, ancak dop-dolu (masif) bir kozmos'da "hareket" izah edilemez. Binaenaleyh do­luluk ile birlikte boşluk da zaruridir. Bu ise Atomist­lerin (proto-atomist Empedokles, Anaxagoras ve Abdera'lı Leukippos ve Democritos) ortak görüşü­dür. Dolu, masif, pür-maddi bir kainat tasavvuru materyalist monizm noktai nazarından tutarlı olmak­la beraber "hareket" fenomeninin rasyonel bir iza­hını yapmakda çok büyük sıkıntılara yolaçmaktaydı. Böyle bir durumda ya bazı tutarsızlıklara katlanıla­cak ya da Elea okulu gibi hareket toptan reddedile­cekti. Nitekim bu konuda - tam bir maddeci olduğunu söylemek imkansız olan - Aristoteles'in hareketi iza­hı çok girift, muğlak ve müphem kalmıştır. (Aynı şey, ondan binlerce yıl sonra, bir anti-materyalist olan, ancak, materyal bir kozmos tablosu çizen Descartes için de variddir; onun masif bir ortamda hareketi izah etmek için vaz'ettiği Girdaplar Teorisi bir hilkat ga­ribesidir.).
 
Materyalist felsefenin - hatta bütün felsefelerin ve fiziğin - karşılaştığı en zorlu problemlerden birisi olan işbu doluluk ve boşluk problemi materyalist monizm için büyük bir tehdit oluşturmakla kalmamış, bugü­ne kadar da çözülemeyen bir antinomi olarak kal­maya devam etmiştir.
 
Maddi kainatın temel yapı-taşları olan bu bölüne­mez partiküller (Empedokles: morion, Anaxagoras: spermata, Democritos: atoma olarak isimlendiriyor) ve bu partiküllerden müteşekkil cisimlerin boşluk'­da yer değiştirmesi hareket'i hasıl eder. Bu, oldukça tatminkar görünen açıklama çözülmesi pek zor olan şu problemi vaz'etmektedir: "Boşluk" denen şey ger­çekden "boş" ise bu "yokluk" demektir ki o zaman "varlık'ın yokluk içinde olduğu" gibi paradoksal bir hükme varılması kaçınılmaz olur. Bundan ola­cak ki Ortaçağ filozofları bu bağlamdaki bir mutlak boşluk için "horror vacui = ürkütücü boşluk" deyi­mini kullanmışlardır. Ayrıca böylesi bir boşluk fik­ri, alemin madde'den ibaret olduğu şeklindeki materyalist monizm'i de paramparça edecektir; alem monist değil düalist olmak durumundadır. Aslolan "gayri maddi boşluk" olup, maddi nesneler bu boş­luk okyanusu içinde serpiştirilmiş seyrek adacıklar­dır. Bu sıkıntıdan kurtulmanın yolu, boşluk'u esir ile doldurmakdır. Esir, katıksız, halisüddem bir spe­külasyondur; kimse onun ne olduğunu tam olarak tasvir edemez. "Oyleler oyle olur": Boşluğu doldu­rur, ama harekete mani olmaz, ışığı geçirir, ağırlığı, rengi, tadı, kokusu vs. de yoktur. Adeta külliyen yok­tur; ancak vardır ve boşluğu doldurur. Temelleri ka­dim Yunan'dan da kadim olan bu acaip esir tasavvuru, ancak 19'ncu asrın sonlarında fizik ilmi­nin gündeminden çıkarılmıştır (Lenin bu tasarımı ma­teryalizm ve Ampiryokritisizm'de, fiziğin ilmen materyal bir esir kavramını reddetmesinden sonra da savunmaya devam etmiştir.)
 
c) Kozmogoni problemi: Kozmogoni (evren­-doğum) problemi, iki farklı şekilde ele alınmıştır: Bi­rincisinde, kaos'u düzenleyerek bir kozmos'a dönüş­türen "ilk illet", "ilk hareket ettirici" kabul edilmiştir. Anaxagoras'da bu "nous"dur, Herakle­itos'da - biraz farklı bir şekilde "logos". Aristoteles'in "ilk muharrik" kavramı dahi bu sınıfa dahildir. İkin­cisinde, kozmos için bir "başlatıcı" kabul edilmemiş­tir. Democritos bu kanaattadır. Buradaki fundamental problem maddenin ataletinden kaynak­lanmaktadır. Hareket maddenin ayrılmaz bir vasfı mıdır, yoksa bir arazı mıdır? Maddenin, kendiliğin­den hareket etme kabiliyetine sahip olup olmadığı çok tartışılmıştır ve bedihi olan husus, maddenin atalete sonsuz bir meyli oluşu ve hareketin illetinin madde­nin dışında olmasıdır. İmdi, topyekun kozmosu ele alırsak; bütün olarak harekete bir defa başladıktan sonrasını izah etmek bir dereceye kadar kolay, an­cak o "ilk tahrik" nereden, nasıl, kimden geldi so­rusu cevapsız kalmaktadır. Ya bir "ilk muharrik" kabul edilir - ki metafiziği meşru kılar - veya kestir­me bir cevap verilir: ne bir ilk hareket vardır, ne de bir ilk muharrik! Madde - yani tüm maddi dünya - ezel­den beri hareket halindedir, zira ünik ve monist ma­teryal dünya aynı zamanda kadim'dir.
 
Böylece, kozmogoni problemi, alemin kıdem'i problemine dönüşmüş olmaktadır.
 
d) Alemin Kıdem'i problemi: Kadim Yunani kozmolojinin iki bariz karakteristigi vardır. Birinci­si, Yunan'ın kafasının mücerret'i kavramakta zor­lanmasıdır. Yunan adamı müşahhas'a itibar eder; bunun içindir ki Yunani teoloji dahi antropomorfist­tir ve yine Yunan'da matematik güdük kalmıştır. İkincisi de, birincinin sonucu olarak, "yaratma" fik­rinin yokluğudur. Yunan adamı, "hilkat"ı kavraya­mamıştır. Bunu Parmenides prensip haline getirmiştir: Hiçbir şey olmadan bir şey çıkmaz. "Halık Tanrı" kadim Yunan'ın en keskin zekalı filozofları­nın bile kafasına sığmayacak kadar büyük bir fikir­dir. Bu sebeple, aleme kıdem atfedilmiş, yani ezeli kabul edilmiştir. Burada yeri gelmişken şunu da be­lirtmek isterim: "İlk muharrik" kavramı bir "yara­tan Tanrı" gibi algılanmamalıdır; O, olsa-olsa bir hareket ettirici, düzenleyici, ezelden beri mevcut an­cak muattal ve dağınık, formsuz olan maddi kaos'u hareket ettiren bir muharrik, düzenleyen, imar eden bir mimar (Demiorgus) olup bütün işi kaos'u koz­mosa dönüştürmekten ibarettir.
 
Materyalist felsefenin kendi iç-tutarlılığı açısından aleme kıdem (ezeliyet) atfetmesi makul bir davranış olarak addedilmek icap eder. Böylece "yaratma" ve "yaratılış" problemi de ortadan kalkmakta veya en azından "imar" problemine indirgenmektedir. Böy­lece uzay ve zaman'ın da bizatihi sonsuz olduğu ka­bul edilmiş olmaktadır. Filhakika o çağların ilmi birikimi açısından alemin ne kadim ve ne de hadis olduğunun kanıtlanması mümkündür; ilmi olarak her ikisi de eşit değerde yahut eşit derecede muallakta­dır. Ancak ünik ve monist maddi alemin kadim ve kendinden bir varlık oluşu, ondaki çok sıkı rasyonel düzeni açıklamak hususunda yetersiz kalmış ve bu konu, maddiyyun mezhebinin en eski baş ağrıların­dan birisi olagelmiştir.
 
e) Alemin hudutları problemi: Alemin hudut­larını zaman ve mekan itiariyle iki kısımda mütalea etmek icap eder. Alemin zamanda mahdut (sınırlı) olup-olmadığı, "kıdem" problemidir ki biraz önce temas edilmişti. İkinci hususa, yani alemin mekan iti­bariyle mahdut olup-olmadığına gelince: Kadim mad­decilerin bir kısmı sınırlı bir alem tasavvur etmiş (Miletliler), bir kısmı ise aleme bir hudut çekmemiş­tir (Atomistler). Sınırlı alem tarafdarlarının daha zi­yade, kürrevi bir kozmolojiye mütemayil oldukları ve ekseriyet itibariyle de arzı kozmosun merkezine yerleştirdikleri göze çarpmaktadır. Kürrevi bir koz­moloji tasavvuru Yunan'ın geometrizminden mül­hemdir; zira kürre, en ideal geometrik form olarak bilinir. Dünyanın kozmosun merkezinde addedilmesi (Geo-Centrism) ise iptidai astronomik gözlemlerin ta­bii bir neticesidir. Astronomi ve fiziğin bu çocukluk çağında, bütün yıldızların ve güneşin muntazaman dünyanın etrafında deveran ettiğinin sanılması yadır­ganmamalıdır. Hatta kürrevi bir kozmos telakkisi bile bununla ilintilidir. Arz ise ekseriyetle kendi etrafın­da dönmeyen bir küre olarak kabul edilmiştir. An­cak Thales'in evren tablosunun yuvarlak bir gök kubbe altında düzlemsel bir toprak arzdan, Anaximand­ros'un ise kürevi kozmosun merkezinde silindirik bir arzdan oluştuğunu belirtelim.
 
Sınırsız kozmos modeli, açık bir kozmosdur: böyle bir kozmosun hudutları olmadığı için, haliyle mer­kezi de mevzuu bahs olmayacaktır. Ancak böyle bir kozmosda dahi güneş dünyanın etrafında deveran et­mektedir. Sınırsız kozmos modeli, sınırlı modelin ge­tirmiş olduğu "sınırın ötesi" problemini radikal olarak ortadan kaldırdığı için materyalist düşünce açısından daha tutarlıdır.
 
Antik düşüncede sınırlı kozmos modelinin şahikası - hakiki manada materyalist bir düşünce temsilcisi sa­yılamayacak olan - muallimi evvel Aristoteles'inkidir. Bu kozmoloji, arz-merkezli (geo-centric) bir kozmo­loji olup, iç-içe geçmiş soğan tabakaları gibi muhte­lif mikdarlarda kürelerden oluşmuş, tamamen (masif) dolu, boşluksuz bir materyal dünya anlayışına da­yanır. Cisimler arasında boşluk gibi görünen şey, as­lında esir ile doludur. En son küre tabakasının "ötesi" zaman ve mekan'ın bittiği yerdir: Orada ne zaman vardır, ne hala ve ne de mala. Bütün mükev­venat, kendisi dönmeyen (sabit) bir küre olan arzın etrafında namütenahi surette deveran eder. Aristo'­nun bu kozmolojisi, daha sonra İskenderiyeli Ptale­maios (Batlamyus) tarafından bir mikdar tadil edilmiş haliyle bütün antik (kadim) çağ ve Ortaçağ boyunca şark ve garp dünyasına hakim olmuş, hatta Yeni Çağ'ı da bir miktar atlayarak Copernicus ve Kepler'e kadar uzanmıştır.
 
Ancak Aristo'nun çok yıkıcı bir etkisini burada an­madan geçmek hatalı olur: Üstad, işbu kürrevi koz­mos'u bünyevi olarak "ay-altı" ve "ay-üstü" olmak üzere iki ayrı parçaya ayırmak suretiyle fiziki dün­ya'ya bir düalizm getirmiştir. Bu iki ayrı alem müş­terek bir kozmos'u teşkil etmekle beraber kanunları ve işleyiş mekanizmaları farklıdır. Bu düalist evren tablosunun yıkılarak fiziki dünyanın monizminin sağ­lanması, yani "yer fiziği" ile "gök fiziği"nin birleş­tirilmesi ilmi planda Copernicus, Brache, Kepler ve Galilei'nin mesaileriyle mümkün olabilmiş ve felsefi planda da Descartes tarafından meşrulaştırılmıştır.
 
II. 2. Mekanizm dönemi: Materyalizmin ilmi­leşmesi:
 
Miladi onaltıncı asırdan itibaren garb dünyasında tomurcuklanmaya başlayan, serpilip gelişerek yirmin­ci asıra kadar ulaşan çağ bilim tarihinde "klasik fi­zik dönemi" veya "mekanizm dönemi" olarak anılır. Bunun sebebi, bu dönemin hakim ilmi karakterinin mekanik anlayış olmasıdır ki temelleri onaltıncı asır­da atılmaya başlanmakta birlikte olgun şeklini on­yedinci asırda almıştır.
 
Miladi 571'de felsefe mekteplerinin resmen kapa­tılmasıyla garbda yerini "theosophie"ye terketme­ye başlayan "philosophie" beşeri tefekkürü ilerletmekden ziyade kilise doktrinini meşrulaştırma­ya uğraşmıştır. İmdi: Renaissance ile "yeniden doğan" ve kilisenin taktığı bin yıllık at gözlüklerini çıkarıp eşyaya yalınkat gözlerle bakan garp mütefek­kirinin alemde ilk fark ettiği şey mihaniki davran­mış olmuştur: "Bu cihan, koca bir mekaniksel saatden ibarettir." İşte yeni at gözlüğü: ME­KANİZM!
 
Aslında, garbın bu yeni at gözlüğünü takmasını bir bakıma normal ve tabii bir vetire olarak kabul etmek mümkündür; filhakika, O, ilmi ve felsefi düşüncenin ge­lişmesinin iptida döneminde yakalandığı bir "çocuk­luk hastalığı"dır. Bunun en bariz sebeplerini ikiye indirgemek kabildir. Birincisi, insan müdrikesinin müşahhas olanı kavramaktaki yatkınlığıdır. Nasıl ki fert olarak insanın müşahhasdan mücerrete yüksel­mesi onun zihni ve ilmi terakkisine paralel ise, insan­lığın müşahhasdan mücerrete yükselmesi de beşeriyyetin zihni ve ilmi terakkisiyle alakalıdır. İl­mi bilginin henüz alt basamaklarında bulunan insan­lığın fenomenleri "açıklarken" - ki ilim budur­ - müşahhas olan'a meyletmesi tabii bir davranıştır. İkincisi de, bütün fıziki fenomenler içinde en "bariz" olanların "mekaniksel" karakterdekiler oluşudur. Nitekim, mekanist doktrinin açıklamakda nefesinin tıkanmasına sebep olan öteki fiziki fenomenler (me­sela elektriki, magnetik, atomistik, kuantik, relativistik fenomenler) ile yüzyüze gelinebilmesi için henüz vakit erkendir. "Şu anda" en göze çapranlar çok katı mekaniksel fenomenlerdir. Bu durum, hakiki mahi­yeti itibariyle mekaniksel olmayan fenomenlerin dahi mekanizm'e irca edilmek suretiyle izahına çalışılma­sına yol açmıştır.
 
Garb'da binyıldan daha ziyade süren Hristiyani aka­idin hakimiyet döneminde kadim düşüncelerin kısmı azamı küllenmiş, yalnız Aristoteles fizik anlayışı ve tadilata uğramış kozmolojisi onaltıncı asra kadar ulaşmıştır. Bu kozmolojiye karşı ilk şiddetli taarruz Nicolaus Copernicus'dan geldi. Onun yaptığı radi­kal semavi inkılap dünyayı mukaddes tahtından in­dirip onun yerine güneş'i mükevvenatın merkezine oturtmak ve Aristoteles'in bütün feleklerini silip at­mak olmuştur, yalnız bütün alemin sınırı olan son felek'e (felek'-ül eflak) dokunulmamış ve kozmos'­un kürrevi şeklini muhafaza etmesine müsaade buy­rulmuştur. Copernicus'un bu güneş-merkezli (Helio-Centric), kürevi kozmos tasviri ana hatları iti­bariyle Aristotelien kozmolojinin izlerini taşıyor ol­makla beraber hakiki bir inkılab karakterinde olup, kendisini de aşarak tam bir "semavi ihtilal" hüviye­tine sahip olacak olan Kepler kozmolojisini de ha­zırlamıştır. Tyeho Brache ve talebesi ve muakibi Jonannes Kepler'in işbu semavi ihtilaline gelince: Onun öncülleri veya mürşidleri üç tanedir. Birincisi, Copernicus'un Aristotelien kozmolojiyi sarsması, ikincisi Türkistanlı şair, matematikçi ve astronom, Timuroğulları hükümdarı Muhammed Taragay'ın (Uluğ Bey) astro-fızik hesap ve gözlemlerinin ver­diği ilmi birikim ve nihayet üçüncüsü İtalya diyarın­dan Giordano Bruno'nun Aristotelien kozmolojiyi filozofik olarak çökerten şiddetli radikalizmi. Bru­no, bir fızikçi değil fılozofdu ve Copernicus'u da aşa­rak sınırlı, kürevi kozmos tablosunu paramparça etmiş ve sonsuz, ne bir merkezi ve ne de bir hududu olan yeni bir kozmos tasvirini gerçekleştirmişti: Bu, öylesine bir sonsuzluktu ki sonsuzluk itibariyle Tan­rı'ya muadildi. (Bilahare kilisenin gazabının verdiği korku ile bu iddialarını te'vile teşebbüs etmişse de ilhadı sabit görülerek 1600 yılının şubat ayında Ro­ma'da diri-diri yakılmıştır.) Bütün bu alt-yapı'nın üs­tüne "kendisini" de ekleyen Kepler bütün semavatın mekanizmasına ait önemli ipuçları elde etmeyi ba­şardı: Ucu-bucağı olmayan, sonsuz kozmos güneş gibi yıldızlardan mürekkep sistemlerden oluşuyordu. Böy­lece etrafında gezegenlerin dönendiği yıldız sistem­leri ortaya çıkmıştı. O, aynı zamanda güneşin de kendi gezegenlerinden ibaret minik bir sistem oluşturduğu­nu bulmakla kalmadı ve fakat bu sistemin çalışma mekanizmasını da ilk defa başarılı bir şekilde formüle etmeye muvaffak oldu. Artık onyedinci asrı miladi­deyiz: Renaissance'ın romantizmi sona ermekte, garb tefekkürünün ayakları yere değmeye başlamaktadır. (Şarkda ise tefekkür, maalesef, maateessüf ve dahi heyhat ki sönen bir mum gibidir).
 
Bu meyanda iki filozofu zikretmeden geçemeyiz: Rasyonalizmin üstad-ı azamı, modern Evropa felasi­fesinin pederi meşhuru Renei Descartes ile empiriz­min ve indüktiv metodun piri Francıs Bacon. Her ikisinin ortak özelliği, garp irfanının dikkat nazar­larını "bu dünya"ya çevirmesi olmuştur; Descartes ilme matematik düşünce'yi, Bacon deney'i tavsiye ve teklif etmiştir (hakikat halde fızik-dünya bilimleri bu iki metodu da kullanmıştır). Descartes'in en büyük hizmetlerinden birisi de fizik-dünyanın monizminin felsefi meşruiyetini saglamak olmuştur. Bu ona ge­linceye kadar girişilen teşebbüslerin en mükemmeli­dir: Bu cihan, bu kozmos, ucu-bucağı olmayan sonsuz ve sınırsız, tamamen mekaniki ve monizmi meşrulaştırılmış bir dünyadır.
 
Ok bir defa yayından çıkmıştır artık: Bundan son­ra Galileo Galilei ve Isaac Newton'ın omuzlarında Klasik Fizik bütün ihtişamıyla yükselecektir.
 
İmdi burada işbu "mekanik" tabirini kısaca aça­lım. "Mekanik" kelimesi Grekçe "mechanicos"dan gelir ki lugat anlamı "makina"dır: Bilinçle alakasız, çalışan bir ünite. Klasik fizik de bize, bu fizik­dünyanın materyal ve bilinçsiz, kendi kendine çalı­şan bir makina olduğunu göstermiştir. Fakat kelime­nin terim olarak anlamı, klasik fizigin etkisiyle, ol­ması gerekenden daha dar bir muhtevaya sahip ol­muş ve klasik fizikle sınırlanmıştır.
 
Klasik fiziğin temel dayanakları şunlardır: Evren (kozmos) mekan itibariyle sonsuz olup doluluk ya­nında boşluk da vardır (ancak boşluk ne olduğu tam bilinmeyen, fakat behemehal maddi olması icap eden esir ile doludur). Bu "esir ile dolu" olan boşluk "uzay" dır. Uzay (feza), üç boyutlu olup, bizatihi ve mutlak bir varlıktır. Maddi nesneler bu uzay içinde serpiştirilmiş olup bunların davranışları, Newton'un Hareket Kanunları ve Üniversal Gravitasyon kanunu­na uyar. Bu kozmosdaki her şey öylesine maddidir ki ışık dahi mini-minnacık maddi partiküllerden iba­rettir. Zaman sonsuz bir nehirdir ve kainatın zaman­da da bir başlangıcı ve nihayeti yoktur. Zaman da uzay gibi, bizatihi ve mutlak bir objektiv varlık sahi­bidir. (Mutlak terimi, bu iki temel fiziki kategorinin her türlü referans sistemi için aynı, yani sabit olma­sını ifade eder). Fizik- dünyanın geometrisi Euclidi­en'dir. Uzay, zaman ve maddi kütleler yaratılmadı­ğı, gibi yok da edilemezler. Bu "koca makina"nın, çalış­mak için hiç bir süper-natürel, transandantal mercie ihtiyacı yoktur: O, tamamiyle kendi-kendine yeterli bir kapalı sistemdir. Ancak, yine de "çalışmasına başla­dığı ilk an" problemi halledilememiştir. Newton, ken­di kanunlarının sadece bir düzenin çalışmasını izah edebildiğini, fakat bu çalışma düzeninin nasıl kurul­duğunu izah etmekten uzak olduğunu kabul etmiş, Laplace, Tanrı'nın yaratıcı olduğunun kabule şayan olmakla beraber evrenin başlangıçdan beri çalışmakta olduğunu ileri sürmüştür. Eğer bu böyle ise, Tanrı'nın ya­pacağı hiç bir iş yoktu ve Tanrı inancı sadece bir zi­hin lüksünden ibaret kalıyordu. Descartes'in, 'Tanrı­nın zaman ve mekan, yani bütün "varlık sferini" he­r an, sürekli, yaşatıp-yok ettiğini öneren Creation­ Continue (daimi yaratma) ilkesi pek etki bırakmamış­tı. Deney (deney derken gözlem'in de dahil olduğu­nu hatırlatalım) ve matematikden beslenen fizik, ta­bii olarak metafizik hakikatleri gündemine alama­yacaktı.
 
Mekanizm, bu suretle, "Fizikalizm"e yol açmıştır. Şöyle ki: Descartes, monist varlık sferini parçalaya­rak ona ruh ve madde diye ap-ayrı iki kısımdan mü­teşekkil düalist bir veche vermiş, sonra maddi dün­ya'nın - yani kozmosun - monizmini sağlamıştır. Des­cartes felsefesinde ilk anda aykırı gibi görünen mo­nizm ve düalizm budur. Descartes-sonrası garp fel­sefesi, bu varlık sferinin topyekun monizmini yeni­den kurmaya girişmiştir: İdealistler "idealist mo­nizm", materyalistler "materyalist monizm" peşin­de koşmuştur. İmdi bu materyalist monizm, ruhi ve maddi dünyaları sadece maddi olan'a irca etmeye ça­lışmış olup, maddi olan her şeyi de "fiziki olan"a ir­ca etmekle, topyekun varlık ve oluş mecmuası'nı "fi­ziki fenomenler"e irca etmiş olmakta idi: Fizikalizm­ - yani fizikicilik - kısaca budur.
 
Böylece materyalist düşünce, saglam bir ilmi baza oturmuş oluyordu. Madem her türlü varlık ve oluş "fizikal"dir ve fizikal olan (yani maddi olan) her şey ise ilmen bilinebilir, o halde "materyalizm" ar­tık spekülatif bir iman degil, "ilmi" dir, hatta "il­min kendisidir".
 
Bütün mekanist dönem, materyalist düşüncenin de aynı zamanda en güçlü dönemidir. Ve Hegel'in idea­lizmi de Kant'ın kritisizmi de güçlü yapılarına mu­kabil muteryalizmde radikal bir sarsıntıya yol açama­mıştır. Hatta Hegel idealizmi, daha kavi, yeni bir ma­teryalist ekole, diyalektik materyalizme bir nevi menba olmuştur.
 
Mekanizm çağı'nda bütün materyalist ekolleri ay­nı çatı altında toplamak şüphesiz imkan haricidir. Bu, materyalist felsefenin felsefi düalizmi'dir: Mekanist Materyalizm ve Diyalektik Materyalizm.
 
Bu iki mektep arasındaki fark ontolojik olmaktan daha ziyade epistemolojik ve metodiktir.
 
Ontolojik olarak her felsefe mektebi de ünik ve mo­nist bir maddi varlık (ve oluş) fikrindedir. Bu mek­teplerin her ikisi de madde'yi asli sübstans (cevher) olarak kabul etmekle sübstansiyel felsefe olmakta­dırlar. Maddi dünyanın temel kategorileri olan uzay ve zaman, kendinden ve bizatihi mevcut olup sonsuz­durlar. Ancak bu konuda ayırım noktası, mekanist materyalizm açısından boş uzay ve zaman'ın ve mad­denin mutlak sükunetinin imkanının kabulü, ve bu­na karşılık diyalektik materyalizmin bunları reddet­mesidir. Ancak, "boş uzay" ifadesinden mutlak boş­luk'un kastedildiğini, onun yine bir nevi madde olan esir ile dolu bulunduğunun farzedildiği unutulmama­lıdır. Diyalektik maddiyyun, zaman'ın bizatihi mev­cudiyetini tasdik etmekle beraber onu hareket'ten ba­ğımsız olarak mütalaa etmemekte ve hareketin bir kri­teri olarak kabul etmektedir. Hareket ise maddenin ayrılmaz bir vasfıdır; madde için asıl olan harekettir, sükunet izafidir. Halbuki mekanist maddeci okul maddenin, mutlak bir varlık olan uzay'a nisbetle ha­reketsiz kalmasını, yani mutlak sükunet halini kabul etmiştir.
 
Hareket konusundaki bu ayrılık, temelde evren'i id­rak etmedeki, evren'e bakıştaki "metod" farkından ileri gelmektedir. İmdi; klasik fiziğin "madde" tanı­mındaki üç eleman - ki her iki mektep de bunları ka­bul eder - şöyledir: Her cisim uzay ve zamandadır, her cismin kütlesi vardır ve kainattaki toplam madde mik­darı sabittir (yani, madde, yaratılamaz ve yok edile­mez, kadim ve layemut'dur). Bundan sonra Newto­nist hareket konunları vaz edilir ki özü şudur: Mad­de ataletsiz'dir. Yani maddenin hareketinin "illeti" kendi dışındadır. Mekanistlerin kabul, diyalektikçi­lerin reddettiği; Lenin'in Newton'a "kafasız" deme­sine sebep olan; bu apriori ilke'dir. Esasen militan bir filozof olan Lenin'i bu derece öfkelendiren şey, bu prensibin metafiziğe, yani Tanrı fikrine açık kapı bırakma­sıdır. Filhakika maddenin kendi hareketinin illetinin kendisinin dışında oluşu böyle bir fikri zaruri kılar; fakat ne yazık ki yapacak pek fazla bir şey de yok­tur. Bu a priori ilke sayısız deneyle a pasteriorik ola­rak tasdik edilmiş, diyalektikçiler ise bütün iddiala­rına karşılık maddenin hareket illetinin kendisinden kaynaklandığını filozofik spekülasyondan maada ne bir ilmi a priori ilke haline getirebilmişler ve ne de tecrübi bir delil gösterebilmişlerdir.
 
Epistemolojik olarak materyalist mektepler arasın­daki fark bilginin mahiyeti konusundan kaynaklan­maktadır ki bu ayrım, aynı zamanda ontolojik bir an­layış farkına da tekabül eder. Her iki ekol de "mad­de"yi, "ben'in dışında, onun idrak ve tasavvurundan bağımsız olarak, yani kendinde ve varlığı zaruri yani kendinden olarak mevcut olan ve bize duyumlarla verilen tek objektiv realite" şeklinde tanımlanmış, an­cak problem "ben" konusunda çıkmıştır. Mekanist materyalizm "ben"in, yani ruh'un da bir maddi ürün olmakla kalmayıp kendisinin de maddi ve hatta mad­de oldugunda ısrarlıdır. Democritos anlayışının ih­yası demek olan bu görüş ruhi olan'ı da menşe ve ma­hiyet itibariyle maddi olan'a irca etmekle alemin mad­di monizmini muhafaza etmekle beraber, maddi olan'ı yine maddi olan'la tarif etmek suretiyle bir to­toloji'ye saplanıyordu ki bu da epistemolojik ve on­tolojik olarak şuur'un ve madde'nin müphemiyetine yol açıyordu. Diyalektik materyalizm bu totoloji'yi aşıp müphemiyeti gidermek için ruh'un (şuur'un) menşe itibariyle maddi fakat mahiyet itibariyle gayri maddi olduğunu, yani rengi, kokusu, kütlesi bulun­madığını, böyle olduğunu zanneden mekanist mektebin zavallı, safdil ve bönce davrandığını söylemiş­tir. Özellikle Lenin, bu konuda çok musır ve sabit-­karardır. Ancak bu şekilde bir şuur (ben: ruh) tarifi mezkur totolojiyi aşarken kendisi yeni bir totoloji ge­tirmiştir: Madde ve şuur karşılıklı olarak "birbirle­rine nisbetle" tarif edilmiş olduklarından bu, mate­matikde bilinen iki bilinmeyenli tek denkleme müşa­bih bir totolojidir. Böyle bir tariften madde'nin de şuur'un da "ne idiği" değil, ancak "birbirlerine nisbetle ne idikleri" çıkarılabilir.
 
Böyle bir madde ve şuur anlayışının materyalist dü­şünce'de açtığı yara, alemin maddi monizminin par­çalanması olmuştur. Gerçi ayrı bir "manevi alem" yoktur, ama keşke olsaydı. Hiç olmazsa en azından Cartesien anlamında bir varlık düalizmine karşılık "bu dünya"nın materyal monizmi korunurdu. Hal­buki bir "alem-i misal" yoktur ve gayri maddi şu­ur/şuurlar işbu "alem-i şuhud"da mukimdir. Bina­enaleyh alem-i şuhud, yani bu ünik kozmos, maddi olan ve olmayan'ın bir halitası, yani düalist bir var­lık sahnesi olacaktır. Bu da varlık ve oluş'un moniz­mini temelden sarsacaktır.
 
Epistemoloji konusunda materyalist gnostisizm açı­sından her iki mektebin de zaafı, sonlu ve sınırlı be­şeri akıl'ın sonsuz ve sınırsız olan'ı nasıl tamamiyle bilebileceği iddiasının tutarsızlığıdır. Madem ki ma­teryal varlık sahnesi sonsuzdur, o halde bilginin ob­je alanı da sonsuz olacaktır. Sonlu ve sınırlı'nın son­suz ve sınırsız'ı ihata edemeyeceği ayrıca izah edilmesi gereksiz olan bir bedahattır. Bu da, gnostisizm iddi­asının fiili (actuelle) bir değer taşımadığını gösterir. Bu değersizliğin başka kanıtları da vardır: Bu dünya bize beş duyu ile "verilmiştir" Ancak, bu dünyanın exact idraki için bu duyuların kantitativ ve kalitatif olarak yeterli olup-olmadığını bilemeyiz. Yani: Bu dünyanın hakikaten ünik (yegane), monist (birci, ya­ni, safi maddi) ve tam bilinebilen bir dünya olup ­olmadığı sensualizm'in cevaplayamayacağı kadar ağır sorulardır. Şu pek muhtasar irdeleme dahi materya­lizmin ne denli doğmatik ve paradoksal oldugunu göstermeye kifayet edecektir. "Duyularımız alemi tam bilmeye muktedirdir" demek bir dogmadır; "algılan­mayan yoktur" demek bir dogmadır; doğrudan al­gılanamayan uzay'ın var oldugunu söylemek bir pa­radokstur, bunun sonsuz olduğunu söylemek bir dog­madır (sonsuz algılanamaz) ve bir paradoksdur (hem algılayamıyorum, hem var diyorum, hem de algıla­yamadığım yoktur diyorum); zaman için de aynı şey­ler variddir; beş duyu varlık'ı bilmeye yeter demek dogma'dır, sonsuz ve sınırsız'ı sonlu ve sınırlı akıl ile kalitativ olarak (hakkıyla) ve kantitativ olarak (tama­miyle) bilmek iddiası hem dogmatiktir, hem paradok­saldır. v.s., v.s...
 
Materyalist felsefenin şu özelliği çok calibi dikkat­tır: Tek-tek elemanlarına ayrıldığında oldukça tutar­sız ve zayıf, ancak bir sistem olarak hayli sağlam bir konstrüksiyon. Bu sebeple, materyalist düşünce bu tutarsız, çelişkili yapıya rağmen aldığı tenkidler kar­şısında ezilmedi. Ancak bu defa, hiç beklenmedik bir yerden ve hiç umulmadık bir saldırı geldi; sistemin temelden sarsılmasına yol açan bu saldırı mekaniz­manın çöküşüdür.
 
II.3 Mekanizm sonrası dönem: Materyalizmin ilmilikden spekülasyona avdeti
 
Ondokuzuncu asır fizikde ilginç gelişmelere gebe idi. Elektriksel ve magnetik fenomenlerin sayı ve ka­lite olarak artışı bunun ilki oldu. Alışılageldiği üzere fizikciler bunlara mekanik izahlar göstermeye çalış­tılar, ancak bunların yetersizliği karşısında yeni açık­lama modellerine, yani teorilere ihtiyaç hasıl oldu ve Newtonian fizik anlayışına karşı ciddi şüpheler oluş­maya başladı. Bu arada asrın sonlarına doğru Mic­helson ve Morley, kendi adlarıyla anılan ve sonucu bütün bilim ve felsefe dünyasını sarsan bir deney ger­çekleştirdiler: Var-olduğuna kesinlikle inanılan ve kendisine çok ümitler bağlanan esir yoktu! Defalar­ca tekrarlanan deneyin sonucu değişmedi: Materyal anlamda bir esir olamazdı. Lorentz'in te'vili tutma­dı. Maxwell, esir'in materyal muhtevasını atarak ona elektro-manyetik bir yorum getirdi. Bu arada, meka­nist dönemde Democritos'dan intikal eden atomiz­min olgunlaşması ve Dalton tarafından sistemleşti­rilmesi devam etmiş, maddenin yapı taşları küçüldük­çe küçülmüş, atom-altı (sub-atomic) partiküller or­taya çıkmış ve Kozmos'un maddi yapısı sarsıntı geçirmişti. Alem'de her şeyin madde olmadığı, uzay boş­luğunda aranan materyal esirin na-mevcudiyeti bu sar­sıntının bir vechesi olup, diğeri de maddi kütlelerin iç-kısmının dahi fevkalade boşluklar ile dolu olması idi. Netice çok ümit kırıcı çıktı: Evrende korkunç bir "madde fukaralığı" sözkonusu idi. Eğer ortalama bir yoğunluk istenirse, bu, takriben bir kenarı dünya ile ay arasındaki mesafeye eşit (400.000 kilometre) olan bir küp içinde 64 gram madde demekti!
 
Bu sarsıntı devam ederken umulmadık bir kozmik felaket vuku buldu: İki cesim, dehhaş göktaşı ilim dünyasına düştü ve tesirleri her yere ulaşan yıkıcı yü­rüyen deprem dalgaları önüne gelen her şeyi alt-üst etti; ancak Maxwell'in dehası sayesinde elektrodina­miğin masun kalabildiği bu felaketin müsebbibleri olan fiziğin bu yeni Ye'cüc ve Me'cücü Quantum ve Rölativite teorileridir. Artık Klasik Fizigin işi kesin­likle bitmiş ve Mekanist Çağ kapanmıştır.
 
Maddenin içine nüfuz edildikçe, klasik fiziğin ön­gördüğü sıkı determinist örgü çözülmeye ve bir be­lirsizlik baş göstermeye başliyordu: Çekirdek etrafında deveran eden bir elektronun momentumu ve pozis­yonu "aynı anda" tesbit edilemiyordu. Bu durum ön­ce arızi sanılıp mekanist ve determinist açıklamasına girişildi, ancak bu teşebbüsün başarısızlığından son­ra Heisenberg arızi sanılan bu durumun esas itiba­riyle bünyevi ve sistematik olduğunu gösterdi. Böy­lece, yıkılan determinizm'in yerine fizik dünyada in­determinizm kaim oldu. Atom-altı partiküllerin dav­ranışı yeni bir fenomen'in algılanmasına yol açtı; elek­tronların yörüngeleri "Quantik" idi. Yani elektron yörüngeleri standart idi; bir elektron iki yörünge arasında bir verde olamıyordu. Kesin olan bir şey, mikro-kozmosun Newtonizm'i reddettiği idi. Önce, Aristoteles-vari bir düalizm - makrokozmos ve mikro­kozmos fiziğinin farklı oluşu - ihtimali düşünüldü, an­cak çok geçmeden bunun aldatıcı olduğu, hakikat halde makrokozmos'da da aynı quantizm'in, indeter­minizm'in cari olduğu; ancak makro kozmosda bu­nun tesbitinin daha zor oldugu anlaşıldı. Quantum fiziğinin doğuşu kısaca böyledir.
 
Rölativite'ye gelince: Hikayenin başlangıcı, ondo­kuzuncu asırda Euclidien Geometri yanında Riemann ve Lobaçevski geometrilerinin kuruluşuna dayanır. Bunlar Euclidien geometriyi yıkmamış, ancak, fark­lı aksiyomlardan kalkarak farklı sistemler inşa etmiş­lerdir. Şimdi problem, "fizik dünyanın hangi geomet­riye uyduğu" oldu. O sıralarda Gauss, yaptığı ölçüm­lerle yeryüzünün Euclidien değil Riemann geomet­risine uyduğunu gösterdi. Akabinde Minkowsky, dört boyutlu bir matematiki uzay modeli sundu. Einste­in, Minkowsky'in bu uzayına Lorentz'in transformas­yonlarını uyguladı. Hasıl olan netice Özel Rölativite Teorisi oldu: Bu kozmos, dört boyutlu idi; üç adet me­kan (uzay) boyutu ve bir de zaman. Bunlar önceden de biliniyordu, teorinin yeniliği şu oldu: Cismin bu bo­yutları ve kütlesi, hızına bağlı olarak değişiyordu. Bu­nu Genel Rölativite Teorisi takip etti. Bu da şunu gös­terdi: 1) Uzay ve zaman birbirinden ayrı, bağımsız de­ğildir. Yani "uzay-zaman" birliği vardır. 2) Bu uzay ­zaman süreklisi, cisimlerin gravitasyonel alanlarından etkilenir. Yani ne uzayın ve ne de zamanın mutlaklı­ğı söz konusudur. 3) Cisimler arasında çekme yoktur: Kütlesel çekim gibi görünen şey, bir süre-durum de­ğişmesidir.
 
Artık Newtonist kozmos tasvirinin tutacak hiç bir dalı kalmamıştır. Zaman ve uzay mutlak hüviyetini kaybetmiş, uzayın içindeki esir boşalmış, mekanik ko­nular gerçeğin ancak kaba bir tasvirini verebilen ampi­rik değere indirgenmiş, evrenin determinizmi kaybol­muştur.
 
Bu problemler yetmezmiş gibi, asırlardan beri unu­tuldugu sanılan önemli bir problem yeniden dehşetli bir şekilde parladı: Alemin kıdemi ve layemutluğu problemi.
 
Rötativistik denklemler, önemli bir sonuca yol açı­yordu: Fizik dünya, alem, cihan, kozmos zaman ve mekan itibariyle sınırsız olamazdı. Yani mutlaka bir hududu olmalı (bir yerde bitmeli) ve zaman'da bir başlangıcı olmalıydı; sınırsız ve kadim değil, sınırlı ve hadis olmalıydı. Einstein kendi denklemlerinin açtı­ğı bu sonuçdan ürkerek onlarda tadilata giriştiyse de sonuç alamadı. Bu sıralarda "göklerde" yeni bir şey keşfedildi: yıldızlar birbirinden uzaklaşıyordu. Hubb­le'nin buluşu, evren'in gelişmekte olduğunu göste­riyordu.
 
Kozmos madem genişliyordu, o halde bir "başlangıcı" olmalıydı. Yani, Einstein denkemleri doğru idi; evrenin bir "ilk anı" olmalıydı: Yaratıl­dığı an.
 
İmdi, Rölativite'ye göre, uzay ve zaman bir kağı­dın iki yüzü gibi birbirinden ayrı olamayacağı ve maddesiz bir uzay ve zaman (daha doğrusu uzay-­zaman) olamayacağı için, bu ilk an, başlangıç konumu, yaradılış anı, sadece maddi nesnelerin değil, top­yekün varlık sferinin; yani: önce uzay-zamanın ve sonra da maddenin yaratıldıgı konumdur, andır. Bu yaradılış, yukarıda hulasaten zikredildiği veçhile, "zaman içinde" olmamıştır. Yaradılış'dan "önce", ne uzay, ne zaman, ne madde; hiç biri yoktur. Yani, varlık yoktur.
 
Bu gelişmeler, bilahare yeni ve değişik kozmolo­jik teorilerin inşa edilmesiyle devam etmiştir, süreç bitmemiştir ve bitmesi de mümkün olmayacaktır. Bu teoriler iki ana grupda toplanabilir: 1) Genişleyen Ev­ren (Expanding Universe) modeli 2) Durağan Evren (Steady State Universe) modeli. Aslında her ikisi de evren'deki yaratılışı kabul etmekle beraber birinci model, yukarıda anlatılan modeldir ve evrene total bir yaradılış anı getirir. Bu modelin en meşhuru Big Bang teorisi olup, deneysel olarak kanıtlanmıştır (1971). İkincisi ise materyalist bir revizyonizme mey­yal olup evrene bir total ilk yaradılış anı getirmemek­te, evren'in "steady" olduğunu ileri sürmektedir. Ancak evren'in genişlemekte oluşu öylesine aşikar­dır ki steady state teorisi bunu izah etmek için ev­ren'de "sürekli olarak madde yaratıldığını" kabul etmek zorunda kalmıştır; aksi halde teori kendi için­de tutarsız olmaya mahkum olurdu.
 
III. FASL-I SALİS. Hulasatü'1-beyan.
 
Materyalist felsefinin kısa tarihi hikayesinden alı­nacak ders ve neticeler şu şekilde hulasa edilebilir.
 
1) Materyalizm, esas itibariyle siyantist ve fizika­list'dir. Felsefenin üzerine temellendirildiği bu zemin­de meydana gelen degişmeler bütün yapıyı sarsmaktadır. Felsefeler ilimden kopuk olmamalı kuşkusuz; ancak ilmin bir fonksiyonu da olmamalı. İlim, devamlı değişir. İlim ile değişmez doğrular el­de edilemez. Halbuki felsefe, son analiz safhasında "külli olan"ın peşindedir. Esasen, felsefenin de be­şeri bir ürün olduğu hatırlanırsa, cüz'i beşerin külli olan'ı nasıl yakalayabileceğini de düşünmek fayda­dan hali olmaz; esas felsefe budur.
 
2) Materyalizm, varlıga a priori yaklaşmakta, son­ra bunları matematiksel manada isbat edilmiş gibi sunmaktadır ki bu açık bir totolojidir.
 
3) Materyalizm, özü "madde" cevheri olan sübs­tansiyalist bir felsefedir. Sübstans ise bir aksiyom'dur ve bizim dış dünyayı ön yargısız kavramamıza engel olur.
 
4) Ve, son olarak materyalizm bir inkar felsefesi­dir: Tanrı'nın inkarı, fikrin çekirdeğidir. Bu da onun bir kriz felsefesi olmasına yol açmıştır.
 
Hulasanın hulasası, inkarcı, a priorik, sübstansi­yel, siyantist ve hele fizikalist olan bu kadim felsefe Siyans'dan ve Fizik'ten yedigi ağır darbelerle bir yol ayrımına gelmiştir: Ciddi bir revizyona girmezse spe­külasyona dönmesi kaçınılmaz bir kader gibi görün­mektedir.
 
Quo Vadis Domine, Materialismus?
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 1,20 MB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim