ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama
Hayrettin Karaman İle Çağdaşlaşma Üzerine Mülâkat
Yeni Toplum., Sayı: 1, Mayıs-Haziran 1992., s.26-32

Röportajı PDF dosyası olarak bilgisayarınıza indirmek için tıklayınız.

Durmuş Hocaoğlu : Hocam dilerseniz önce "çağdaşlık" ve "çağdaşlaşma" kavramları ile başlayalım. Çünki bilindiği üzere, bu kavramlar pek de kısa sayılamayacak olan yakın tarihimizin temel bir yönelişini ifade etmekte oldukları gibi, hali hazırda da aktüalitesini korumaktadır. Sizce bu kavramlar neyi ifade etmektedir? Soruyu biraz daha açarak soracak olursa; acaba "çağdaşlık" aynı fiziki zaman'ı paylaşmanın mı bir ifadesi olmaktadır, yoksa kendisinden daha üstün ya da ileri olan yahut öyle olduğu iddia edilen bir seviyenin mi? Bu durumda, bu üstünlüğün kriteri ne olmaktadır veya olmalıdır? Bu çerçevede olmak üzere, "çağdaşlaşmak" ne gibi bir mana ve muhteva kazanacaktır?

Hayrettin Karaman: Toplumun rehberi olan, olması gereken aydınların kafaları karışık olursa bu dillerine de vuruyor ve bir kavram kargaşası oluşuyor. Sıralamada bunun tersi de doğru olabilir; önce kültürü dejenere etme ve değiştirmeye memur ajanlar (hakiki ve hükmi şahıslar) çeşitli vasıtaları kullanarak kelimelerin ve terimlerin kavramlarını bozuyorlar, kavram alanlarına yabancı unsurları sokuyor, sonra bunları asıl kavramların yerine geçiriyorlar, bu olgunun arkasında da kafaların karışması geliyor. Sonra yumurta-tavuk misali bu iki olgu yanyana yürüyüp gidiyor. Bugün İslam dünyasında düşünen, yazan, yöneten, aydın bilinen kimseler, biraz da bu kavram kargaşası yüzünden sonu gelmez bir kör döğüsü içinde bulunuyorlar. Bu kargaşanın tipik örneklerinden birini de "çağdaşlık" teriminde görüyoruz. Belki de kasten (itici yanını örtmek için) kavram açık ve seçik olarak belirlenmeden "çağdaşlık" terimi kullanılıyor. Çağdaşlıktan "aynı fizik zamanı paylaşma" mefhumunun kastedilmediği açık; çünkü aynı fiziki zamanı paylaşan toplumlar, milletler, bölgeler ve kişiler "çağdaş olan" ve "çağdaş olmayan, çağdışı, çağın gerisinde..." tasnifine tabi tutuluyorlar.

Şu halde çağdaşlıktan kastedilen, "aynı zamanı paylaşmak ve yaşamak" değil; belli bir zamanda yaşanması gereken kültür ve medeniyet seviyesini yaşamak oluyor. Tabii bunun arkasından hemen, "hangi kültür ve medeniyet seviyesi" sorusu geliyor. Batı kültür ve medeniyetinin temsilcileri, bir yandan çoğulculuk şarkıları söyleyip hoşgörü sloganları atarken diğer yandan etkili faaliyetler göstererek bütün dünyayı tek bir kültür ve medeniyet potasına sokup yeniden şekillendirmek (şekillerini bozmak da diyebiliriz) için çaba gösteriyor. Bu teşhis doğru ise çağdaşlığın ölçüsü, batı kültür ve medeniyeti, batılı dünya görüşü ve yaşama biçimi oluyor. Bu ölçüye göre iyi not alanlar çağdaş, kötü not alanlar ise çağdışı damgasını yiyorlar. Meseleye siyasi perspektiften baktığımızda çağdaşlık bayrağını ellerinde tutan batının, bütün dünyayı bu manada çağdaş kılmak istemesi de oldukça şüpheli bir konudur. Çünkü özel menfaat ve sömürü temelleri üzerine kurulmuş ve bu temellerde güçlenip yükselmiş batı ekonomisi, geri, çağdışı kalmış, sömürülebilir toplumlara muhtaçtır. Bu temel politika'nın ihmal edilemez gereği, alternatif güçleri ve oluşumları zayıflatmak belli bir seviye veya seviyesizlikte tutmaktır. Yani sömüren çağdaşlara gerekli bulunan "sömürülen çağdaşlar" yaratmaktır.

"Üstünlüğün kriteri ne olmalıdır" sorusunun cevabı da batıda izafidir (burada izafi oldukça yakın bir manada kullanılmıştır); toplum daha doğrusu toplumu her an yeniden yaratıp, yönlendiren sahte tanrılar (aydınlar, yöneticiler, düşünürler, san'atçılar, kitle iletişim patronları, sermaye çevreleri, reklamcılar...) neye yüksek, seviyeli, iyi ve çağdaş diyorlarsa o öyledir ve değişmeye açıktır. Bu değişme, yüce insani değerler ve insanın aşkın boyutu bakımından tam bir çöküş, kokuşma ve biyolojik boyuta mahkum olma istikametinde de olsa, kavram kargaşası bağlamında, bunun adı "gelişme"dir. Bizim medeniyet ve kültürümüzde "üstünlüğün kriteri", insanın, bütün boyutlarını, unsurlarını ve kabiliyetlerini en üst seviyede ve kamil manada ifade eden "takva"dır. Takva, kainatın gözbebeği olarak yaratılmış bulunan insanın kendini ve Yaratanı tanıması, iman ve amel-i salih (her konuda davranışın en iyisi, güzeli, insana yakışanı) sayesinde fıtratını koruması, biyolojik boyuta (esefelu's safiline) düşerek insanlığını zayi etmekten kurtulmuş bulunması hal ve ahlakını ifade ederler. Bu ahlakı temsil edenler uçak yerine deveye binseler de, çatal yerine ellerini kullansalar da, kadın-erkek ilişkilerine sınırlar koysalar da... medenidirler, yüksek seviyelidirler - eğer çağdaşlık bu ise - çağdaştırlar; çünkü kamil manada insandırlar, bırakın bir bomba atarak binlerce günahsız insanı imha etmeyi, komşuları aç iken tok yatamazlar, kurdun yediği koyundan kendilerini sorumlu bilirler, başkalarının zararına kazanç sağlamaz, sömürmeyi insanlık suçu sayarlar...

Durmuş Hocaoğlu : "Çağdaşlık" ve "çağdaşlaşma" kavramları bizde umumiyetle "batılılık" ve "batılılaşma" kavramları ile eş-anlamlı olarak kulanılmaktadır. Bize bunun genel bir analiz ve kritiğini yapar mısınız?

Hayrettin Karaman: İslami edebiyat ve terminolojde hikmet ve edeb, her şeyin yerini bilmek, her şeyi yerine koymak, sünnetullaha, kainat düzeyine uygun davranmaktır. Türk toplumunun örnek olarak aldığımızda onyedinci asrın sonlarından itibaren başlayan yenilgilerin sebepleri gerçeğe uygun olarak bilinememiş (şeyin yeri bilinememiş) ve buna bağlı olarak da uygun tedbirler alınamamış (şey yerine konamamış), ilahi düzenin bir parçası olan "iyi sonuçların uygun araçlarını bulup kullanma" manasındaki ilahi kanun uygulanamamıştır. Askeri mağlubiyetlerin gerisinde yatan sapmaların ve aksaklıkların neler olduğu konusunda doğru teşhiler konamadığı için tedavi çareleri de yanlış olmuş, altyapıdan başlayacak bir köklü ve kökten ıslahat yerine, galip devletlerin ve topluların askeri ve harb sanatlarını taklid yolu seçilmiştir. Tanzimat'a doğru bunun fayda vermediği görülünce idari düzen ve hukukta taklid kapısı açılmıştır. Tanzimatın mimarı M.Reşit Paşa'nın bir gazeteciye söylediği şu sözler, bu tavrın ve yaklaşımın tipik ifadesidir:

"Bugün Avrupa gerek sınai kudreti ve ilmi seviyesi ile, gerek her şehrinde görüp hayran kaldığım refah ve umran ile gerek maarif hayatı hukuki ve ictimai nizamı ile beşerin vasıl olabileceği en mükemmel bir sosyeteye maliktir."

"... bu hakikaten kuvvetli ve temeddün etmiş sosyeteye dühul etmekten başka çare-i halâsımız yoktur."

"Tanzimatın manası, öteden beri an'anevi olarak seyredip gelen idari nizamımızı bir kül halinde, Avrupâî bir zemine istinad ettirmekten ibarettir."

"Aklımız yettiği kadarınca mezkur seviyeye erişebilmek ve devr-i müstakbelde (gelecekte) Avrupa ailesinin lâakal mütevazi bir ferdi olabilmek gayesiyle bazı tedâbir ve ıslâhâta tevessül ettik (tedbirler aldık, ıslâhât yaptık)"

Meşrutiyetle batıdan kanun-i esâsî (anayasa) ve bazı kurumlar alınarak - reddedip etmiyeceğine bakılmaksızın - bünyeye eklenmiş, kurtuluş bu manada batılılaşmada aranmıştır. Cumhuriyet dönemi ise mazinin tam olarak inkarı , bütünüyle mahkum edilmesi, bütün menfi oluşumlardan öz kültürün sorumlu tutulması ve bütün kurumları, araçları ve amaçları ile batı kültür ve medeniyetine girme hareketi şeklinde tecelli etmiştir. Dün "batı medeniyetinin seviyesine ulaşmak ve onu aşmak" şeklinde ifade edilen amaç bugün "çağı yakalamak ve çağ atlamak" şeklinde ilan edilmektedir. Osmanlı'da (son devirlerde) kültürü çağdaş söylem ile ortaya koyacak, hastalığı teşhis edecek, doğru teşhise dayalı doğru reçeteler sunacak yeterli aydınımız bulunmadığı için batı taklitçileri giderek güçlenmiş ve kendilerinin de içinde bulundukları güzelim gemiyi batırmışlardır. Günümüzde İslam dünyasında ve Türkiye'de alternatif öz kültürümüzü adım adım keşfeden, doğru teşhisleri ve reçeteleri ifadelendiren İslam düşünürleri yetişmiştir, yetişmektedir. Artık Tükiye'de tek seslilik değil, çok seslilik vardır ve bu farklı ses ülkenin ve dünyanın yararına olmak üzere gün geçtikçe güçlenecektir. Çünkü insanlık, bilerek (farkında olarak) veya bilmeyerek bir farklı sesin, bir başka mesajın arayışı içindedir. Bu alternatif düşünceye (sese) göre çağdaşlık başka, batılılaşma başkadır. Çağdaşlık, bir toplumun, kendi kültür ve medeniyetini çağın insanına, benimsenebilir, yaşanabilir, kulak asılabilir bir üslub içinde sunma ve bizzat yaşayarak - bir alternatif kültür halinde- temsil etme kabiliyetine ulaşmasıdır. Batılılaşma ise kendine yabancılaşma ve yok olmadır; çünkü hem müslüman, hem de batı kültür ve medeniyetinin bir parçası olmak - tarihi tecrübeye ve beşeri ilimlerin verilerine göre de mümkün değildir.

Durmuş Hocaoğlu : "Çağdaşlaşma" bizde üzerinde pek de kolay mutabakat sağlandığı iddia edilmeyecek olan konulardan birisi ve belki de bir çok ihtilafın kesiştiği bir düğüm noktası, bir kavşak. Bir kısım aydınımız onu tam ve katıksız, tavizsiz bir batılılaşma olarak algılarken başka bir kısmı da batı dünyasından sadece bir takım tekniklerin iktibas edilmesi olarak kabul ediyor. Tabiidir ki bu durum ortaya bir "kimlik" problemi de getiriyor. Bize bu anılan görüşleri, ihtilaf sebeplerini, doğru ve/veya yanlışlarını açıklayıp tahlil eder misiniz? Bu meyanda kimlik konusunu de ele alarak, çağdaşlaşma ve kendi kimliğimiz arasında bir zıtlaşma olup olmadığını irdeler misiniz?

Hayrettin Karaman: Çağdaşlaşabilmek için üç farklı yaklaşım üzerinde durabiliriz: Batılılaşma, batıdan bazı şeyler alarak eksikleri tamamlama ve alternatif bir medeniyeti canlandırma, ihya etme.

a) Batılılaşma, bir müslüman toplum için kendinden çıkma, baştanbaşa değişme, kimlik değiştirme manasına gelir. Müslümanların böyle bir değişmeyi, başkalaşmayı, kimlik değiştirmeyi isteyip istemedikleri, böyle bir talebin meşru olup olmadığı bir yana - ki asla istenemez ve meşru değildir - bunun mümkün de olmadığına yukarıda işaret edilmiştir. Böyle bir yola girildiğinde elde edilecek sonuç önce iki cami arasında - daha doğrusu kilise ile cami arasında- kalmış, ne ona, ne berikine mensup kozmopolit bir toplumun ortaya çıkmasıdır. Birkaç nesil sonra ise yutulma ve yok olma sonucu kaçınılmazdır. Hem bir başka kültür ve medeniyete entegre olmak, hem de kendisi olarak kalmak ancak mantıki çelişkiye örnek olarak düşünülebilir; bir toplumun, kültürünü koruyarak çağdaşlaşması düşünülemez.

b) İkinci Yaklaşım, bütün ıslahat teşebbüsleri boyunca denenmiş bulunan yoldur. Değişen husus, alınıp alınmayacak unsurlar ile bunların dozunun belirlenmesinden ibarettir. Konu üzerinde kafa yoran ıslahatçılar ve düşünürler içinde "yalnız müsbet ilim, metodoloji ve teknoloji" diyenlerden tutun "din hariç herşey" diyenlere kadar çeşitlü görüş ve düşünce sahibi olanlara rastlamak mümkündür. Birinci yaklaşımı benimseyenlere "köktenci batıcılar" denirse bunlara da "sentezciler" demek mümkündür. Eğer sentez formülünde batıdan alınacak unsurlar hakim ise "sentezci batıcılar", yerli kültürün unsurları hakim ise "sentezci...lar" terimlerini kullanabiliriz.

Batıdan bazı şeyler alarak çağdaşlaşma yaklaşımı İslam toplumu için düşünülüyorsa özellikle çözümlenmesi gereken problem, "İslam kültür ve medeniyetinin bir başka kültür ve medeniyetten neyi alıp sindirebileceği ve neyi alamayacağı" meselesidir. Kültür ve medeniyet ilk bakışta insan eseridir. İnsanların eserleri fert ve toplum olarak maddi ve manevi ihtiyaçlardan doğar. Hem ihtiyaçların oluşumunda, hem de uygun bir şekilde karşılanmasında bütün insanların arasında bulunan biyolojik, psikolojik, sosyal, ekonomik faktörler rol oynadığı gibi toplumdan topluma değişen inançlar, düşünceler, örf ve adetler, değerler de rol oynamaktadır. Kültür ve medeniyetlerin temel faktörleri bütün insanlar arasında ortak bulunanlar çeşidinden olsaydı farklı kültürlerden bahsetmek mümkün olmazdı. Madem ki farklı kültürler vardır, öyleyse kültürlerin temel faktörleri de ortak değildir; toplumlara özgüdür, özgündür. Bu manada "İnanç, düşünce, bilgi ve değerler" düzlemini ele aldığımız zaman batı toplumları ile İslam toplumları arasında büyük farkların hatta uçurumların bulunduğu görülecektir. İslam toplumları Alah'a, insanı ve kainatı Allah'ın yarattığına, insanın dünya hayatına geçici olarak ve denenmek için gönderildiğine, kesin bilgi kaynağının ilahi vahiy olduğuna, aklın idrak kapasitesinin sınırlı alanlarında geçerli olduğuna, en iyi hayat düzeninin (siyasi, iktisadi, hukuki, sosyal, ahlaki...) Allah'ın peygamberler göndererek, kitaplar indirerek öğrettiği düzen olduğuna, bu ilahi öğretinin ışığında aklı ve ilmi olanların yapacakları tefsir ve yorum (tevil) ile yeni meselelerin çözülebileceğine inanırlar. İslam kültür ve medeniyeti bu inanç, düşünce, bilgi ve değerler sistemi üzerine kurulmuştur ve bu kültür, temellerine aykırı olan bir unsuru bünyesine alıp sindiremez, reddeder. Batı kültürü Allah'ın varlık ve birliği konusunda en azından şüphe içindedir, vahiy yerine aklı ve beşeri bilgi kaynaklarını koymuştur, sekülerdir, laiktir, insanın Allah tarafından insan olarak yaratıldığı ve kainatın gözbebeği, yeryüzünde Allah'ın hali fesi olduğu inancında değildir, değerler sistemi oynaktır, izafidir, insanın aşkın boyutundan habersizdir, bütün bunların bir uzantısı olarak amaçları dünya hayatı ie sınırlıdır. Bu kültürün toplum için öngördüğü hiçbir düzen, İslam toplumunun bünyesine uymaz, sinmez, sindirilemez. Bilim ve teknolojiye gelince bunları da toplumun kültür bütününden soyutlamak, karşılıklı etkileşimin dışında tutmak doğru değildir. Bilim ve teknolojiyi de yabancı, seküler ve gayrı-ı ahlaki unsurlardan temizleyerek İslamlaştırmak ve gerekiyorsa, zaruret varsa bundan sonra almak gerekir.

c) Öz kültürü canlandırma yaklaşımı son yıllarda İslam aydınlarının gündemini işgal etmektedir. Buna göre İslam kültür ve medeniyeti bir bütündür, savunma mecburiyeti ve hayati zaruretler bulunmadıkça yabancı kültürlerden, bilim ve teknolojiden bir şeyi olduğu gibi almaz. İslam kültürünün kendi dinamikleri iyi işletildiği takdirde o kendini yeniler, her çağın ihtiyacına cevap verir (çağdaştır), asırlar boyunca bu kabiliyetini isbat etmiştir, duraklama ve gerileme çağlarında olandan İslam sorumlu değidir, saltanat ve bilimsel donukluk (içtihad yerine taklid) sorumludur. İslam ümmeti içindeki tefrika ve fitne sorumludur. Bunlara Moğol istilası gibi bazı dış âmiller de eklenince İslam medeniyet ve kültürü bir duraklama dönemine girmiştir. Duraklamanın sebeplerine doğru teşhis konur, çözüm için ana kaynaklara dönülür, iyi bir eğitim programı yapılır, tefekkür ve ictihad devreye sokulusa İslam toplumları aradıklarını kendi kültür ve medeniyetlerinde yeniden keşfeder ve bulurlar. Bu kültürde insanı evreni - Allah'ın ayetleri olarak - inceleyip keşfetmek, kainatta hakim bulunan ilahi kanunları ortaya koymak, insanların dünyaya geliş amaçlarını gerçekleştirme fırsatı elde edebilmeleri için onlara hayatı kolaylaştırmak; yani tefekkür, ilim, teknik ve teknoloji azami ölçüde teşvik edilmiş, bunların ihtiyacı giderecek ve ümmeti varlığını koruyacak ölçüde gerçekleştirilmesi farz kılınmış, bir manada ibadet telakki edilmiştir. Ümmet bu anlayış, inanç ve ibadet şekliyle işe koyulduğunda öz kültürünü yabancı ve çürütücü yamalardan kurtarıp ihya etme ve insanlığa "alternatif bir kültür" sunma imkanına sahiptir.

Durmuş Hocaoğlu: Hayli uzunca sayılabilecek bir süreden beridir ki özel halde Türkiye ve Türk dünyası, genel halde ise topyekun İslam dünyası bir medeniyet problemi ile yüz-yüze karşı-karşıya bulunmaktadır. "Bizler" hep kaybeden taraftayız, "onlar" ise kazanan tarafta. Acaba sizce, bu çok temelli krizin, hep kaybeden taraf olmanın kökünde yatan aslî saikler, âmiller nelerdir?

Hayrettin Karaman: Medeniyet problemi ile oyunu kaybetmeyi hem kavram, hem de problem olarak ayrı düşünmek gerekiyor. Medeniyetin problemi hatta krizi yalnızca müslümanlar ve İslam medeniyeti için değil, batılılar ve batı medeniyeti için de söz konusudur. Bilhassa ikinci dünya harbinden sonra insanlığın batı medeniyetine karşı güveni sarsılmış, çekici perdenin altında bir canavarın bulunduğu farkedilmiş, ahlak ve maneviyata dönülmezse medeniyetin çökeceği haber verilmiştir. Müslümanlar cephesinde medeniyet bunalımı daha eskilere gider. Bugün bunalımın farkedildiği, çıkış yolları arandığı, taklidin fayda vermediğinin anlaşıldığı, öze dönme çarelerinin araştırıldığı dönemi yaşıyoruz.

Medeniyetler arası mücadelede kazanma ve kaybetme meselesine gelince burada belirleyici faktör oyunu kurallarına göre oynamaktır. Batı amacı belirlemiş, kuralları koymuş, oyuncuyu yetiştirmiş, oynuyor ve kazanıyor. Doğu amacını yitirmiş, kendi kuralları yok olmuş, oyuncusunu yetiştiremiyor, karşı tarafın kuralları ve oyuncularının yönlendirmesi ile oynuyor ve kaybediyor. Burada da problem, "kendine dönmekte, kendi olmakta" yatıyor. Kendine dönmenin ilk şartı, kültürler ve medeniyetler arasındaki farkın şuuruna varmak, kendine ait olanın değerini bilmek ve kendine güvenmektir. Karşı tarafa hayranlık ve taklid psikolojisini terketmek, madalyonun arka yüzünü (batı medeniyetinin çirkin yüzünü) görmek, kendi değerlerine sahip çıkmaktır. Bunun yolu da, İslam toplumlarının aydını, yöneticisi ve halkıyla bir eğitim seferberliği ilan ederek yepyeni bir program ile bir eğitim sürecinden geçerek kendi medeniyetini ihya kıvamına gelmesidir. Hasılı mesele insan meselesidir; medeniyeti kuran ve geliştiren insandır; İslam kendi medeniyetini, batı insanı da kendi medeniyetini oluşturur, yeniler, yaşatır... yıkar...

Durmuş Hocaoğlu : Objektif bir nazarla bakınca şu hakikatı kabul etmemek imkansız göünüyor: şu andaki dünyanın kurucusu batıdır, kuralları koyan odur. Onun da temelinde yatan şey Rönesanstan başlayan uzun bir süreç ve müteakip safahatı olan ilmî ve fennî terakki sınaileşme, kısaca söylenecek olursa, dünyevi güçtür. Öğrenmek istediğimiz husus şu: acaba bu saydıklarımız niçin Hristiyan-Batı dünyasında oldu da Müslüman-Doğu dünyasında olmadı?

Hayrettin Karaman: Maddi ve manevi gücün tarih boyunca hep batıda olduğunu, Doğu-İslam dünyasının hep za'fı temsil ettiğini söylemek vakıaya uygun değildir.Asırlarca maddi ve manevi gücü elinde tutan İslam dünyası olmuş ve onlarda bu güç insanlığın hayrına kullanılmıştır. O dönemde baskı, zulüm, cehalet ve mağlubiyet batıda idi. Batı, Roma'nın resmileştirdiği, imparatorlarla din adamlarının elele vererek bozdukları ve emellerine alet ettikleri hristiyanlıkta aradıklarını bulamadığı gibi, yaşadığı olumsuzlukların sebepleri arasında bu şekliyle dinin de bulunduğunun farkına vardı. Önünde iki şık vardı; ya dinini değiştirmek (mesela müslüman olmak) yahut da eski (klasik) değerlerine dönüp buradan hareketle yeni bir medeniyet oluşturmak. Çoğu savaş ilişkileri içinde yarım yamalak tanıdığı İslam ona cazip gelmedi, aslında yaşadığı din macerası diğer dinlere karşı da bir reaksiyon meydana getirmiştir. Rönesans hristiyanlık öncesi medeniyete dönüşün, aklı ve san'atı dini sultadan kurtarışın ilk adımı oldu. Arkasından reform, daha sonra aydınlanma devirleri geldi. Bütün bu devirler boyunca batı insanı dine karşı (daha doğrusu kiliseye karşı) oynamış, önünden bu engeli kaldırmaya çalışmıştır. Sonunda kilise, servet ve sultasının büyük bir kısmını terkederek kendi duvarları arasına çekilmeyi, kilise dışındaki hayata karışmamayı kabul etmek mecburiyetinde kalmış, böylece varlığını muhafaza etmiştir, etmektedir. Batı insanı ise Allah ve fizik ötesi ile ilgisi bulunmayan bir aklın rehberliğinde ilerlemiş, bugünkü medeniyetini kurmuş ve geliştirmiştir. Bu medeniyetin aklı vardır, fizik dünya ile ilgili bilgisi vardır, insanlar için hayatı kolaylaştıran teknolojisi vardır; ancak dini, vicdanı ve ahlakı yoktur, et toprak ve maddi zevkin ötesine uzanan aşkınlığı, derinliği, maneviyatı yoktur.

Müslüman camiada, batıda olmayan unsurlar kısmen vardır (kamil manada vardı, fakat değeri bilinmediği, sahip çıkılmadığı, mücevher boncuk karşılığında satıldığı için azaldı, fakirleşti) batıda olan güç unsurları (bilim, teknoloji, kalifiye eleman) kısmen (yetersiz ölçüde) vardır. Bu yetersizliğin, yokluğun sebebi din (İslam) değildir; çünkü İslam, kendi düşmanlarını caydıracak güce (bilim, teknoloji, servet, insan...) sahip olmayı menuplarından bir farz olarak istemektedir. Şu halde var olan değerlerin yitirilmesi, gerekli gücün elde edilememiş olması başka sebeplere dayanmaktadır. Biz bu sebeplerin başında, İslam dinini anlama ve uygulamadaki kusurunu görüyoruz.

Durmuş Hocaoğlu: İslam Dünyasının tarihin belirli bir döneminde yüksek bir seviyede bulunmasına mukabil daha sonraları bu seviyesini kaybetmesinde, felsefe geleneğinin terk edilmiş olmasının katkıları var mıdır, varsa veya yoksa, bunu bize lütfen derinlemesine bir tahlil ve tenkide tabi tutar mınız?

Hayrettin Karaman: İslam medeniyeti felsefenin değil, dinin medeniyetidir. Bir medeniyetin temelindeki inanç, bilgi ve değerler ya akla dayanır, yahut da vahye dayanır. Akla dayanıyorsa bu medeniyette felsefe geleneğinin öneminden söz edilir. Vahye dayanıyorsa ağırlık ictihad ve cihadın üzerine biner. İslam dünyasının yüksek seviyeye gelmesini ve bu seviyede olmasını sağlayan felsefe geleneği değildir (Çünkü bu gelenek geniş fetihler yapıldıktan ve önemli seviyeler elde edildikten sonra oluşmuştur), bunu sağlayan ictihad ve cihaddır. Bizim felsefecilerimizin yaptığı başta eski Yunan felsefesi olmak üzere Mısır ve Hind felsefesini anlamak, işlemek ve İslamı bunlara uyumlu hale getirmek (buna göre yorumlamaya çalışmak) olmuştur. Bundan da müslümanlardan ziyade batılılar faydalanmışlardır; rönesans ve reform hareketlerinde bu çalışmaların önemli etkileri ve katkıları olmuştur. Asıl yapılması gereken alternatif İslam felsefesini (düşünce sistemini) oluşturmaktı; bizim felsefecilerimizin bunu yapabildikleri kanaatini taşımıyorum. Bu kapı hala fatihlerini beklemektedir; Kitab ve Sünnet'te nakledilen vahiyden; felsefe, kelam, tasavvuf ve fıkıh geleneğinden faydalanarak İslam düşünce sistemini (alternatif sistemi) ortaya koyacak büyük kafalara, engin gönüllere ihtiyaç had safhadadır.

Başta Gazzali olmak üzere bazı İslam alimlerinin felsefeye cephe almaları kanaatime göre fazla mübalağa edilmiş, koca bir medeniyetin duraklayıp gerilemesinde bu faktöre ölçüsüz yükleme yapılmıştır. İslam kültür ve medeniyetinin oluşumunda, gelişmesinde ve yaşamasında vahyin, aklın, kalbin ve amelin rolleri vardır. Bu unsurlar bir arada ve bir aheng içinde fonksiyonlarını ifa etmelidir. Birine fazla yükleme yapılıp diğeri ihmal edildiğinde veya yerinden kaydırıldığında önemli krizler doğar. İslam medeniyet krizinde işte bu ihmal, mübalağa ve kaydırılmaların önemli yeri vardır. Gazzali, İbn Teymiyye, İmam-ı Rabbani, Şah Veliyullah, Molla Sadra gibi müceddidler bu sapmalara karşı çıkmış, ahengi yeniden kurmaya çalışmışlardır. Bu karşı çıkışlarda reaksiyon tavrı (psikolojisi) karıştığı için bunlarda bazı ifratlar olabilmiştir. Gazzali vahyin, ilhamın ve kalbin ihmaline başkaldırmıştır. İmam-ı Rabbani şeriat ile tasavvuf (vahiy ve bunu metodolojik yorumu ile ilham, zevk ve keşif) arasında bozulan dengeyi düzeltmeye çalışmıştır. Şah Veliyullah, Molla Sadra bir alternatif düşünce sistemini kurmaya çaba göstermişlerdir. Bütün bu gayretler teori ve pratikte başarıya ulaşabilse ve unsurlar arasındaki aheng yeniden kurulabilseydi bugün İslam dünyası bir başka yerde ve seviyede olurdu.

Durmuş Hocaoğlu: Sizce günümüzde Türkiye'nin, Türk dünyasının ve daha genel ve kuşatıcı olarak bütün İslam dünyasının temel problemleri nedir/nelerdir? Bu problemlerin aşılması için neye/nelere ihtiyaç vardır? Söz gelimi bir İslam Rönesansı, yahut bir İslam Aydınlanması mı lazımdır ve tabii olarak bu 'Rönesans', 'Aydınlanma' kavramlarının mana ve muhtevası nasıl olmalıdır?

Hayrettin Karaman: Türkiye'nin, Türk dünyasının ve daha genel olarak da İslam dünyasının temel problemlerini kimlik bunalımı, bilimde ve teknolojide geri kalış, ekonomik olarak da kalkınmamışlık şeklinde sıralamak mümkündür. Bu problemlerin çözümü için girişilmesi gereken fikri ve ameli hareket, batıda olandan; yani rönesans ve aydınlanmadan farklı olmalıdır, çünkü bu hareketler öncesinde batının durumu ve içinde bulunduğu problemler ile bugün İslam dünyasının içinde bulunduğu drum ve problemler aynı değildir. Batılı toplumlar bozulmuş bir dinin bu dini istediği gibi yorumlayıp kullanan kilisenin, kilise ile işbirliği yaparak halkı sömüren, köleleştiren iktidar ve servet sahiplerinin zulmüne, nefes aldırmayan baskısına isyan etmiş, başkaldırmışlardır. Aydınlanma bu isyanın fikri yönünü, Fransız İhtilali ameli yönünü temsil etmektedir. İslam dünyasında mevcut problemlerden sorumlu olan - en azından bir asra yakındır - ne dindir ne te toprak ve servet sahiplerinin zulmü ve baskısıdır. Sorumlu önce batının sömürgeci tutumudur, sonra - siyasi sömürgecilik nihayete erince - yine batının yetiştirip İslam dünyasında işbaşına getirdiği ve ekonomik sömürmede maşa gibi kullandığı bir kısım ayınlar ve yöneticilerdir. Aslında toplumu kendine getirecek, yabancılardan bünyeye sızmış bulunan mikropları temizleyerek hastayı ayağa kaldıracak olanlar bu aydınlardı; ne yazık ki İslam dünyası kendi aydınlarının inayetine mazhar olacak yerde ihanetine maruz kalmıştır. (İhaneti gerçekleştirenlerin kimi kötü niyetlidir, haindir; kimi iyi niyetlidir, toplumu için iyi olanı bulmakta hataya düşmüş, yolunu şaşırmıştır; ıslah için, iyileştirmek için ağaca uygun aşılar yapmak yerine hurmaya çam aşılamaya kalkmıştır.) Misal olarak Türkiye'yi alalım: Yetmiş yıldır bu ülkede "siyasette, hukukta, eğitimde, ekonomide ve sosyal hayatta" batı modeli uygulanmaktadır. Artık ne medreseler var ne tekkeler var, ne şeri'at var ne de saltanat var. Bu dönem içinde en az iki yeni nesil (iki cumhuriyet nesli) yetişti. Batılılaşma (bu manada çağdaşlaşma) yet miş yıl boyunca devlet polikası olarak takip edildi. Bütün bunlara rağmen hala bilimde, teknolojide ve ekonomide Avrupa'nın en geri ülkesinden daha geri isek, kapılarında boynu bükük bekliyor, bizi içeri almaları için yalvarıyorsak ortada bir yanlış var demektir. Ölçüsüz vaatlerle iktidara gelip bir şey yapamayınca durmadan geçmiş iktidarları suçlayarak kendine mazeret arayan siyasiler gibi bizim aydınlarımız da durmadan şeriati, Osmanlı'yı suçlayacak, geçmişi karalayacak yerde akıl ve insaf ile olanları bir "yeniden gözden geçirmelidirler", "nerede yanlış yaptık" diye düşünmelidirler.

Bizim her alanda kalkınmamız, güçlenmemiz kazanabilmemiz için batılı olmaya değil, biz olmaya ihtiyacımız vardır. "Biz olmak" kimliğimizi bulmak, kimlik bunalımını aşmaktır. Kimliğimiz bellidir; biz müslümanız, İslam ümmetiyiz. Tarihi zaruretlerle ayrı milli devletler oluşturmuş bulunsak da yeniden ümmet camiasını -şu veya bu şekilde- kurabiliriz. Yapılacak şey, yanlış yoldan dönmek, yeniden müslüman olmak, müslümanca davranmak ve yaşamaktır. Bunun için gerekli eğitim programını ve seferberliğini yapmaktır. Evet yol budur; çünkü müslüman olmak kainatta her şeyi doğru tanımak, yerine koymaktır. Allah'ı tanımak ve O'na iyi bir kula olabilmek için kendini ve kainatı her an yeniden düşünmek, okumak ve keşfetmektir (düşüncedir, ilmi araştırmadır, bilim üretmektir), insanın ruhu ile bedeni, aşkın boyutu ile toprak boyutu arasında ideal dengeyi kurmaktır, toplumda sosyal adaleti ve refahı gerçekleştirmektir, dünyada hak ve adaletin (insan hak ve hürriyetlerinin) hakim olmasını sağlamaktır (bunun için çalışmaktır, cihaddır), maddi ve manevi değerleri korumak, ruhu ve tabiatı temiz tutmaktır... Bütün bunları yapmayan, yapmak istemeyen, gerçekleştirmenin tedbirlerini almayan, bilmeyen, öğrenmeyen, yapmayan... müslüman değildir (adı müslüman olmak yetmez). Müslümanlarn elinde yetiştirilecek insan, işlenecek yeraltı ve yerüstü servetler, yollarına ışık tutacak Kur'an-ı Kerim ve Sünnet, kendilerine örnek olacak Kamil İnsan Son Peygamber vardır. Müslümanlarda eksik olan şuurdur, kendini ve değerini bilmemektedir, kendisi için ve kendinden olan yöneticidir, aydındır. Eğer zinde güçler fırsat verirse dünyanın şurasında veya burasında örnek bir İslam toplumu oluşacak kültürünü ve medeniyetini tecdid ederek yaşayacak ve dünyaya örnek olacaktır (alternatif medeniyet).

Durmuş Hocaoğlu: Çağdaş Dünya, tarihin belirli bir döneminde batıda filizlenip bugünlere ulaşan ve hep batının tekelinde kalan bir oluşum sürecinin ürünü olarak teşekkül etmiş bulunmaktadır. İslam dünyasının dışında ve onun pek katkısı olmadan teşekkül eden bu Dünya'ya karşı İslamın bir alternatifi var mıdır? Şöyle de sormak mümkün gibi görünmekte: bu günkü dünyanın ahval şeraiti tahtında hem milli ve hem de dini kimliğimizi koruyarak, yani Müslüman ve Türk kalarak, yaşamak mümkün müdür, bu ne demektir, nasıl olacaktır?

Hayrettin Karaman: Müslüman-Türk-çağdaş vasıflarını kimliğinde toplanmış ve bütünleştirmiş bir toplum olarak var olmak ve varlığı sürdürmek mümkün değil, zaruridir. Zarureti isbat için tersine bir gidiş ve oluşu tasavvur edelim:

a) Müslümanlıktan vazgeçmek: Milli varlığımız ve kültürümüz dinimizle ruh-beden, et-kemik misali birleştiği, kaynaştığı için dinimizi bırakarak milli varlığımızı sürdürmemiz mümkün değildir.

b) Bir ırka, bir kavme mensup bulunmak, dil, renk, şekil ve kültür olarak kavmî özellikler taşımak kişi ve toplumların seçimine tabi değildir; bu tabiî ve ilahî bir takdirde, oluştur. Birçok ayet ve hadis Allah Teala'nın insanları bu manada farklı yaratmasının hikmetlerini dile getirmektedir. Şu halde bu ilahi ve tabiî özelliklerden sıyrılmak, toplum olarak bir başka kavim ve millet olmak da mümkün değildir (yahut böyle bir tasavvur, bir milletin yok olmasının tasavvurudur)

c) Çağdaşlığın ölçüsü bilim, teknoloji ve insani değerlerdir. Bilimde ve teknolojide geri kalmak arkasından fakirlik ve zayıflığı getirir; fakir ve zayıf olanlar tarih boyunca olduğu gibi bugün de güçlüler (medeni ve çağdaş onlar) tarafından sömürülmekte ve yutulmaktadır. Şu halde bu manada çağdaş olmadan da var olmak mümkün değildir. İnsani değerler insanların varoluş sebepleridir; bu değerlerin ideal tablosu İslamdadır; bundan vazgeçmek ondan vazgeçmektir, bundan geri kalmak, İslamda sınıta kalmaktır.

Bir de bu üç vasfın bir arada olup olmayacağına, varlıkları arasında bir çatışmanın bulunmadığına bakalım: Hem müslüman, hem Türk, Arab, Fars, Berber, Zenci, Hindî... olmak tarih boyunca mümkün olmuştur. İslam ümmeti çeşitli kavim ve milletlerden oluşmuş, bu kavimler, milli özelliklerden kaynaklanan farklı renk ve çizgilerle İslam Mdeniyetini zenginleştirmiş, hem bir kavme, hem de bir ümmete mensup olarak (bu iki mensubiyet birbiri ile çelişmeden) hayatlarını sürdürmüş ve gelişmişlerdir.

İslama, Kitab ve Sünnet'in açık beyanlarına göre din kardeşliğini bozmamak şartıyle fert ve toplulukların maddi ve manevi değerlerini korumaları, yakından uzağa önceliklere yer vererek topluluk haklarına riayet etmeleri teşvik edilen bir husustur.

Bilim, teknik ve insani değerler açısından ilerlemek, gelişmek, medeniyete katkıda bulunmak belli bir milletin, kavmin ve ırkın tekelide değildir. Böyle düşünen ırkçı görüşler tarihe karışmıştır. Kavimler, milletler biribirini engellemez, sömürmez, assimile etmeye çalışmlarsa, aksine destekler ve yardımlaşırlarsa her millette (insan oldukları için) gelişme, kalkınma, kültür oluşturma ve insanlığa değerler sunma kabiliyeti vardır.

"Din terakkiye manidir, değildir" tartışması batılılaşma afetinin haberci rüzgarı olarak ortaya çıktı; Ziya Paşa'nın deyişi ile "Evvel yoğidi iş bu rivayet yeni çıktı". "Din terakkiye manidir" diyenlere göre müslüman olmak, hem de ileri, gelişmiş, çağdaş olmak mümkün değildir. Bu tartışmaya girmeden önce çağdaşlaşmaktan maksadın ne olduğunu açıkça ortaya koymak şarttır. Çağdaşlaşmak madalyonun iki yüzü ile (hem bilim, teknolojik, ekonomik kalkınma, insan hakları, hayatı kolaylaştırıcı icatlar, keşifler... hem de stres, terör, cinsel özgürlük, ahlaksızlık, dinsizlik, sekülarizm, kirlilik, tene ve toprağa mahsubiyet, Allah yerine kendine tapınma... ile) Batılılaşma batı standartlarını yakalama ise buna hem milliyet hem de din manidir, engeldir, ikisi bir arada olamaz. Çağdaşlaşmaktan maksat, madalyonun güzel, insana yakışan yüzünü temsil etmekse - ki bu da ya alternatif değerler üretmekle yahut da bünyeyi, öz kültürü koruyucu tedbirler alınarak, buna özen gösterilerek yapılacak zaruri iktibaslarla gerçekleşir - buna İslam mani değildir. Mani olmadığını geçmişte isbat etmiştir. Günümüzde de insanlığın selametini, mutluluğunu ve gerçek manada (maddede ve manada) gelişmesini; müslümanların kendi değerlerine dönerek, dinamiklerini kullanarak alternatif kültür ve medeniyetlerini tecdid etmelerinde, yeniden insanlığa sunmalarında görüyoruz. Bu yeniden doğuş imkanı İslam insanında bilkuvve mevcuttur, fiilen mevcudiyeti, gün ışığına çıkması ise şuura, gayrete, eğitime, rehberliğe bağlıdır.


Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim